29 May 2014

Bacasız Kapı





Bir kapısı olmalı bu kentin, istediğinde vurup gidebileceğin.

Çok üzgünüm saf ve temiz duygularla sevemiyorum. Unutana kadar sevebilirim, aklımı yitirene kadar sevebilirim ya da ne bileyim işte sanki kavuşmuşuz gibi..  Sanki sesini görmüşüm gibi. Sanki köprüden önceki son çıkıştaymışım gibi.. Seviyorum demek kusurlu bir şey dilimizde. 

Çok ince çizgilerle beni öldürebileceklerini bilmeyen adamlar tanıdım. Bilemezlerdi. Bundan yüzmilyononbeşbinyirmisekizgün ? Ay ? Yıl ? Ah boş versene konuşamadığın şeylerin şerefine içebileceğini sanıyorsan yanılıyor olmalısın! Sanki kanatlarımı papatyalara eş tutmuşta uçuramamışlar gibi. İğrençliğinizden nefesimi tutmak istiyorum. Uzanır gibi olan ellerinizi görmemek için bıraktığım gözlerim, uzatmayışınızdan değil tutunamayışımdan kördü..  Kimse bilmiyor unutabildiğimi, inan bana yazmayabilirdim de yine de boğulduğum deniz olamıyorum hala bu yüzden gelebilir misin? Ya da ne bileyim işte siktiret! Gönüllü düşüyoruz her ayrılığa! Belki de bundan yüzmilyononbeşbinyirmisekiz Gün ? Ay ? Yıl ? Sonra çoktan unutulmuş olacaksın. Kanında solacak düşüncelerin! Şimdi oturup sökebilirsin sevgi geçiremediğin tırnaklarını! İntiharın başka bir yöntemine gücüm yok!

Ağaçlar vardı biliyorum, güzel denizler mavisiyle karasıyla birleştiren denizler. Ah diyorum hani bir seslensen ama yok olamaz çünkü hayaletler hep suskundur. Dünyada var olamayacak kadar cennetti sesin! Dünyada var olamayacak kadar cehennemdi kalbin!

Ne diyorduk; Bir kapısı olmalı bu kentin, istediğinde vurup gidebileceğin.

Ben Rue

Burada olmadığımı biliyorum ama nerede olduğumu da bilmiyorum..




RuE/Mayıs2014
Devamını Oku »

28 May 2014

O Ne

Hiç bilmediğin gecelere uyanıyorum,
Hiç tatmadığın uykulardan uyanıp.

Hiç bilmediğin kabuslara uyanıyorum,
Hiç tatmadığın rüyalardan uyanıp.


Bu gece o gece …


Acıyor diyorum.
Çok acıyor.
Nasıl dayanıyorum biliyorum.
Neden katlanıyorum biliyorum ama geçmeyişini anlamıyorum.
Kapa diyorum ışıkları gerekirse tıka kulaklarını.
Sevgini hiç bir şey ile çarpma, bölmeye bile gerek yok.
Beni sevebilirdin din din dindin beni kırdındın dın ıdndın  demek bile gereksiz.
Belki olması gereken budur.
Belki yitirirsem önemsizliğimi yeniden uyanabilirim.
Arkayı dönüp gitmek daha kolay sanki.
Herkes için böyledir. Herkes gider.
Halt yemiş o gidemeyenler.
Yanıltmaya fırsat vermeliyim gözlerime.
Belki yanılırda kayar!
Üfff rahat bıraktın beni.
Alıştım buna.
Kitap okumalıyım çok okumalıyım.
Hala acıyor.
Burnumun direği sızlıyor.
Kalbime iniyor.
İniyor kalbime.
Ama geçmiyor.
Geçip gitmekte başarılı olanlar yol alıyor.
Su uyuyor.
Yine de uyumuyor parmak uçlarım.
Kalbiniz diyorum çok acımasız.
Alaka mı bulamadın.
Sorunsuz sevgilerin gereksiz kelimeleri.
Takılmamak lazım.
Arada bağ olmayınca her şey anlamsız gelir.
Anlamsız mı?
Anlamak için bilmek gereksiz.
En azından biliyorum neden çıldırmadığımı.
Biliyorum hoşça kal gereksiz.
Varmış o kadar
.



Anlamını bilmediğim ama sezinlediğim bir kelimeye küfrede küfrede uyumaya çalışıyorum.  




RuE/Haziran2014
Devamını Oku »

17 Nis 2014

Aklımı Başıma Toplayan Olmadı Hiç




Farkındayım aslında yapılması gerekenler var. Uydurulması gereken masallar, uyunacak rüyalar, dalıp gidilecek denizler ki genelde Karadeniz de batık olan gemilere denk geliyorsun. İçilecek çaylar varlar sonra. Dinlenecek şarkılar var bir de ama sakın bir şarkıyı dinlediğinde ağlıyorsan ve bunu anlatamıyorsan ona, diyemiyorsan ben bu şarkıyı dinlerken ağladım, ağlıyorum unutman gereken birçok şey birikecek gözlerinde. Söyleyemiyorsan seni mutlu edebileceğini ki mutlu etmeyi de bilmiyor değildir. Söylediğin her şarkı payına düşeni alacak, okuduğun her kitap payına düşeni alacakken sen hep payına düşenin fazlasını alacaksın. Çift kişilik nefret edeceksin kendinden, umursamayan birinin yerine de nefret edeceksin kendinden.  Yapacak daha iyi bir şeyin yoksa belki de sevmeye devam edeceksin. Çıkıp balkona bir sigara daha yakacaksın. 

Hadi gidelim bakışıyla çarpışacak hadi durup soluklanalım. İstediğimiz yerden başlayalım kırılmaya. Hiçbir bahane üretmeyelim gidişine. Sinemaya gitti diyelim, arkadaşına gitti diyelim ama beklemeyelim- bekleyemiyorum. İyileşmek için aranması gereken bir merhem olmalıydı. Yok muydu? Var mıydı? Bilmiyorum sadece bekleyemiyorum. Gizli öznenin varlığını keşfetmeye başlayan eylemlerden daha yeni yeni kurtuluyorken bekleyemiyorum. Başka türlü kimse bilmiyor, eksik olma.

Yine de emindim rastlaşacağımızdan. Perdeleri kapadığında ışıkları da kapatman gerekirdi. Başka türlüsüne inanmasan da gelebilirdi rastlaşmadan. Unuttuğunu fark ettiğinde gözlerini ışıkları açıp, perdeleri açıp ayrıca camı da açıp onu aşağıya itip arkasından kendini de kapatabilirsin. Sana aldığı kitapları kitaplığından atmaya kıyamasan da yok etme isteği daha ağır basacaktır. Aynı rengi seviyorsan, sevdiğin rengi bile değiştirmelisin. İçtiğin çayın tadını değiştirmelisin. Sonra saçlarını da kes. Aynı filmleri izleme ve ağlama hiçbir filmin sonunda, ağladığını söyleyebileceğin birisi yoksa göz ağrısıyla sabaha kadar savaş etmek zorunda kalacaksın. Garip değilim artık rastlaşmayacağımızdan eminim. Yoksa şüphen mi var?

Biliyorum kaç bin ay geçse de gelmeyeceksin. Kaç kere oturdum sensiz balkonda ki duvara, sigara içmek için. Zaten ilk zamanlarda anlıyorsun bunu sonrası olmuyor yalnızlığın. Bir kere çekiliyorsun o anda yanında ne varsa başka hiçbir şey kalmıyor. Neyse ki şanslıyım yanımda sigaram vardı. Lakin bir gün balkon beni intihara ikna ederse o zaman en sevdiğim kitabın 129. Sayfasını aç. Hayır hayır bizim gibiler intihar mektubu yazmaz. Boşlukta kalmayasın diye diyorum zaten yoksa eminim hangi kitabı en çok sevdiğimi de bilmiyorsun. 

Neyse olan biten şu, yüzünü hatırlayabilirsem sevilecek adamlar var..

Eğer bir gün bırakıp gidecek olsaydın, ana avrat düz giderdim bende. Gelmedin ki gideyim!





RuE/Nisan2014
Devamını Oku »

10 Nis 2014

Bizim Gecemiz Hep Böyleydi



Çalınmış akşamüstlerinde başlardı,
Uzardı saçlarımız gibi acılarımızda.
Düşerdi düşlerimiz asla takılmayacak taşlara takılınca.
Kafamızdakilerle sevişirken kıskanırdık kanatlıları bu kez.
Ayaklarımız bastığında yere, duvarlar çökerdi sevda sözcüklerimize..
Bütün utancıyla mutluluk eğiyordu başını,
Dilinde dünden kalma umutla..
Sabaha uyanırken geceyi karşılamak gibiydi.
Yüreğimizden kalkan çocukluğumuza inat,
Ağzımdan kaçıyor!
Cem Adrian dinleyelim diyorum.

Eksik kalmayacağını bilsek, şiir yazardık.
Ellerimi tut derdim,
Çabuk! Yoksa yazılacak ayrılık mısralarına..
En sevdiğimiz romandan kaçacak aşk!
Çabuk! Yoksa şair bile küçük çöpü çekmiş olabilir!
Kapanabilir sahneler bile üzerimize!
Çabuk uyandır Turgut’u,
Şiirlerini yolunda heba edebilirim yoksa!
Ağzımdan kaçıyor!
Affetsin!
Turgut Uyar okuyalım diyorum.
Ne yaparsın insan şiire bile özenebilir..

O kadar çok dilek tutuyor ki aşıklar,
Gözlerini gökyüzüne kenetliyorlar..
Sesi kırılıyor yıldızların..
Tüm gece düşüyorlar, kimin için düştüklerini bilmeden..
Lacivert oluyor ya hani gece,
Aldırmıyor ya yıldızlara..
Ah! Nasıl düşüyorlar!
Ağzımdan kaçıyor!
Affetsinler!
Barış Manço dinleyelim diyorum.
Ne yaparsın insan kol düğmesine bile özenebilir..

Seviyorum diyemezdi,
Erken ölümler yaklaşırdı cümlelerine.
Nede çabuk biterdi geceler,
Yalnızlıkların vicdanı yok.
Sağır olurdu kulakların çığlıklarla,
Yine de dönüp bakmazdın,
Hangi yalnızlığa yenildi aşkımız.
Hangi geceye bileti kesildi, aşk oyununun..
Kimden peydahlanacak yine acılar!
Ağzımdan kaçıyor!
Affetsinler!
Cem Karaca dinleyelim diyorum.
Ne yaparsın insan ceviz ağacına bile özenebilir..


RuE/Nisan2014


Devamını Oku »

18 Mar 2014

Görüldü



Bu mektubu göndermeden öncelikle bilmeniz gerekir ki özenmiyorum sadece yazmak istiyorum. Ankara bugün soğuk olabilir hatta üzerine örteceği bir gecesi bile kalmamış olabilir. Yine de her haliyle sarılmalı insan Ankara’ya. Yıldızların dökülebileceği bir yerden başlanmalı belki de parlaklık az da olsa yeryüzüne de vursun diye. Belki de bir çocuk uçakların fazla uzaklığından yakınmadan dokunabildiği bir yerden. Yine de bittiği yer de hala uzak geliyorsa çocuklara uçaklar belki de bırakmalıyız olduğu gibi. Kimse sekizinci bir rengi ekleyemez gökkuşağına.
Küçük adımlar atmalıyız, yalnızlığın hissedilmediği. Hep bir aradaymışçasına ama sanki gitmek için de bir sebebimiz varmışçasına. Bildiklerimizi anlatmaya hikâyenin sonundan başlamalıyız aslında. Herkes rolünü bilmeli, ona göre sıralamalı duygularını. Her hikâye çıldırmalı belki de acıların koynundaki şaraba takılı kalan her hikâye ya çıldırmalı ya sarhoş olmalı. Başka türlüsüne yetmez kimsenin cesareti.
Aslında mektuplarda güzel şeylerden de bahsedilebilir değil mi bayım? Şimdi Mart her yerde. Her türkü Marta çıkartıyor kendini. Baharın habercisi gibi duruyor lakin Nisandan daha acımasız olamaz. Bilirsin sende bahara dokunamazsın, seçemezsin de hangi çiçeğin açıp hangisinin solacağını. Bir söz verirsin serçe parmağına.. Yağmur yürütür, yağmur ağlatır sonrasında üşür gözlerin. Yalnızlık yalnızlıktan her zaman üstündür. Benim yalnızlığım dövülebilir seninkiyle çarparsak. Bu yüzden biraz daha mutluyumdur. Ağzımda ki lolipop kanıtı bile olabilir. Havadan sudan her cümle aynı yolsuzluğa çıkıyor şimdilerde bunu da bilmiyor değiliz. Devrik duruyor şehir biz her gece sahiplenip balkonlarda son sigaramızı tüttürsek de..
Biliyorsundur sende artık kimse kimseyi sevmiyor bu şehirde hatta tahminimce İstanbul’da hatta bizim oralarda bile. Çoğu kişi farklı biletlerle hayata dalış yapmış gibi. Hep bir bocalama hali hep bir emin olamama hali. E tabi artık sevgiyi tanımı bile yanlış yapılıyor. Seven insana aptal dendiğini bile duymuştum. Bazen inanası gelmiyor insanın yaşananlara mı yoksa sevgisiz kalplere mi henüz karar veremedim. Ama sanki bir yerden başlanılsa bitecek her şey bu cümleyi kurarken Cemal Süreya geldi aklıma. Ne de güzel söylemişti. Her şeyin yarım kaldığı bir yerden gelmiş gibiyiz. Herkes her şeye aç ama yine de kimse gözünü doyurmuyor. Doyrulmuyor gözler. Doyumsuzluk had safha da. Anlatmak istediğim o kadar çok şey var ki lakin görünmeyince mimikler, görülmeyince yazan gözler çok ta anlatsam az da anlatsam aynı kapıya çıkmıyorum. Kimsenin de yüzü aynı pencereye dönmüyor biliyor musun? Hep farklı pencerelerde başkalarının terk ettikleri yüzleri beklerken buluyorsun kendini. Sanırım en azıcısı da bu seni en iyi anlayabilecek bir kalp seni daha çok kırmak için çaba sarf ediyor gibi. Gelin kaynanadan çok çekmiştir ülkemin bir yerinde sonrasında aynı gelin kaynana olunca aynı şeyi kendi gelinine yapmaya başlar. Sanırsam ne ekersek onu biçmiyoruz. Ya da tohumlarımız hep farklı. Ortaya denenmiş bir şey de çıkartamıyoruz artık. Biliyor musun şiirler bile ölüyor artık. Kimse dönüp te bakmıyor bu cümleyi kim yazmış neden yazmış ya da kime yazmış. Ah bayım ne kadar acı biliyor musun Turgut Uyar mısralarının altına Mehmet Coşkun Deniz yazıyorlar. Bir de bize gösterip şahit tutuyorlar. Yarın öbür gün şiirler bile hesap soracakken bizden, kalp kırıklarımızı umursamayanları düşünemiyorum bile.

İhtimal büyük çay içiyorsun. Kaç şekerli diye sormak isterdim. Vazgeçerdim. Bilmesem daha iyi hani. Bilsem küçücük bir bardağa üç şeker attığını çaya hakaretten içeri bile tıkabilirim seni ne de olsa bir yerlerde çay severler derneği vardır. E bende severim diyorsan boş versene derim. Ben çayın memleketinden geliyorum. Sen hiç fıstık yeşili örümcek gördün mü? Ben gördüm. Bu konuyu sonra atılacaklar listesine ekleyelim ne de olsa sen üç şekerli içmiyorsundur. Boşu boşuna yormayalım cümlelerimizi. Sonra cümleler bile hesap sorabilir. Şiirler varsa mektuplar da var çünkü. Bir de dedem vardı. Vardı diyorum malum bırakıp gitmeye niyetlendi. Başardı da bunu.  Çayı severdi çok, o kadar başka bir şey anlatmayacağım. Hele ben lisedeyken her sabah bana ve sınıf arkadaşlarıma tost yaptığını anlatmayacağım. Başka bir şey anlatmayacağım. Severdik biz birbirimizi. İçiyorsan marlboro iç derdi. İçerdim de light ama şimdi öyleme ağzıma bile süremiyorum marlboro. Dedem diyorum bayım dükkanında hep üç şekerli çay içirirdi..

Hepimiz aynı kapıya çıkacağız. Ağzımız da yanık türkülerle. Sonra dağlar boyunca aynı biletin peşinden koşup koşup yorulacak filmler. Yorgun filmler bırakacağız kutladığımız her yılbaşında. Bir önceki yıldan daha fazlasını bekleyip belki de bir önceki yıldan daha berbat günler geçireceğiz. Yine de unutmak diye bir fiili eyleme dökeceğiz nankörüz çünkü biz hem de çok.  Yine de unutmak istediğimiz ne varsa üç şekerde buluşuruz. Sen bilmeyeceksin yan evde ki yaşananları ben bilmeyeceğim. Başka evdeki gürültüleri ve tabi ki de senin çayına kattığın şeker sayısını sen de bilmeyeceksin aynı zaman da benim kaç şekerli içtiğimi. Ve hiçbir zaman söylemeyeceğim sana saçlarımın aralarında mavi olduğunu ama sen yine de bileceksin bayım.
Bilmiyorum inanıyor musun altıncı hislere, ben inanıyorum lakin hep yanılıyorum. Herkesi bir mucizeye bağlamaktan vazgeçmeliyim sanırım. Bunu yapmak istiyorum lakin yetmiyor hala kanabiliyorum. Soluğuma oturuyor yanılgımı üstlenen insanlar. Bazı geceler öyle yoruyor ki beni bu durum. Uyusam belki geçecek ama uyku da gelmiyor. Biliyor kimlere gideceğini ki biz böylelerine vicdansız diyebilirim. Hatta bu kişilerden horlayanlar bile çıkabilir. Gerçi şöyle de bir şey var bu ara herkesin çocukluğu korkuyor. Korku salıyorlar içlerine. Ben saklayabiliyorum hala daha içimde ki kız çocuğunu lakin üzerine o pembe elbiseyi oturtamıyorum. Belki de keman çalmayı bırakmamalıydım. Fenerbahçeli olmayı bırakmadığım gibi. Aslında bakarsan Fenerbahçenin yalnızlığı benimle bir sanırım o yüzden bütün bunlar düşünsene sülalede bir ben bir teyzem. Allah başka dert vermesin diyenleri bile duydum. Umursamıyorum lakin Trabzon Spor ve Fenerbahçe maçlarında formamı giymemeye özen gösteriyorum. Malum milletçe hiç kimseye hiçbir şeye tahammülümüz yok. Aslında tek sorun ağlamayı bilmiyor oluşumuzdan kaynaklı. Ağlamayı bilsek aynı yerden birden fazla kırılamayacağını da anlardı insanlar. Lakin aynı zamanda çok inatçıyız. Kanayan yerlerimizin iyileşmesi çocuklukta olan bir şeydi. Kabullenmeliyiz belki de. Tıpkı Fransızcayı sevdiğim  ve izlediklerim dışında onun için bir şey yapmayasım gibi. Belki de yer değiştirmeliyiz mesela ben İtalyancaya merak salmalıyım belki de. Kemanımı yaza ertelemek yerine belki de babamı dinleyip kemençeye gitmeliyim. Aslında sorunum kemençe ile değil. Çokta güzel oynarız. Eğleniyoruz yahu biz horon teperken. Neyse bu kadar özelime girmeyelim. Her anlattığı şeyde biraz daha yakınlaşır insan kalbi yeniden kırılsın diye. Dikkat etmek lazım gelir. Belki yarının sabahı biraz geç gelir ve biz mesaimizi uyuyarak başlatırız. Neme lazım belki de üç şekerli içiyorsundur çayı..

Bizim buralar hep yağmurlu sen üşüme..
Sevgiyle kal..

RuE/Mart2014



Devamını Oku »

16 Mar 2014

M'ye


Bir şarkı mırıldanmaya başladıysan, kulaklarını tıkamaya başlayacaksın öncelikle kendine. Kendine fazla gelen kendini arındırmaya çalışıyorsan. Sigaranla çektiğin her nefeste başa dönüyorsan.  Zamana karşı boğulmayı göze almışsan. Soğuk gelmiyorsa artık sana şehrin sapakları. Avutmuyorsa kül kokan parmakların… Bir isim düşüyorsa dudaklarından… Cümleler düşürüyorsa aklındakini, kaçak kalıyorsan kendine..

Kapa gözlerini… Bırak kendini… Bir şarkı da benden dinle..

Yorulmuşsan, kırıklarının yeri bile hatırlanmıyorsa kırgın olduğundan..  Erkenden kararıyorsa gökyüzün..  Nereye gidersen git tutuluyorsa güneşin üzerinden.. Yolların hep aynı yere çıkıyorsa.. Buluşamıyorsa kalbindekilerle aklından geçenler.. Ağzın dolu doluyken cümlelerin yarım yamalak kalıyorsa..  Tehlikeli bir şekilde sevgi pompalıyorsa kalbin..

Kapa gözlerini… Bırak kendini… Bir şarkı da benden dinle..

Utanca boğuluyorsa gökyüzün, utanıyorsan yıldızlarından.. parmakla gösteremiyorsan sevdiklerini.. Kirleniyorsa yağmurun sesi..  Söyleyebileceğin her aşk cümlesi daha önceden söylenmiş ise.. Gecelerin çalınmışken sen hala hikayenin sonunu merak ediyorsan.. Ruh ayrılığına dönüşüyorsa duaların.. Başkalarının saçlarına anlam yüklemekten unuttuysan kendi saç telini..

Kapa gözlerini… Bırak kendini… Bir şarkı da benden dinle..

Sonbahardan önce dökülüyorsa kirpiklerin.. Dinlemiyorsa kimse gözlerini.. Ortalığı ayağa kaldıramıyorsa içindeki çocuk.. Kimse anlatmıyorsa acılarının düzenli olmasını.. Olay yerinde hep eksik kalıyorsan, sonrasın da unutuyorsan kendince.. Mevsimlere göre dağılmıyorsa acıların, vaktinden önce gelip kapını çalıyorsa kışlar.. Çatlamaya başlıyorsa özlemler.. Barındıramıyorsan saçlarını avuçlarında..

Kapa gözlerini… Bırak kendini… Bir şarkı da benden dinle.. Hepsi bu..



RuE/Mart2014

Devamını Oku »

14 Mar 2014

Geçer



Avuçlarında çizilmemiş kaderinle kaldığında,
Gözlerinden döküldüğünde son nefesin..
Parmak uçlarında birikmeye başlayan acıyı hissettiğin de..
Tüm seslere kulaklarını tıkadığında..
Geçer..

İnsan kalbi nankördür. Kırılmayan hangi nokta varsa gider onu bulur. Özenle hazırlar önce, sonrasında kırılacak noktada hazırdır kırılmaya. Yaralar oluşur, oluşturulur. Kabuk bağlanması beklenir. Sonra bir vazgeçiş, yarayı bağlamaktan vazgeçen kabuklar…
*
Kapalı kaldığında tüm kapılar.
Kilitler üzerinden kitlendiğinde,
Sıkıştığında dört duvarın sessizliğinde.
Bir çığlığa sığındığında..
Biter..

İçinizde kocaman bir sessizlik, bir çığlık kadar yakın. Bir tek siz kalırsınız sıkıştığınız acıların gökyüzü sessizliğinde. Tüm sancılar tanıdıktır hâlbuki yakın zamanda terk etmiştir sizi baharın bilindik kokusu biter. Ay ışığı biter, yıldızlar sarılsa bile..  
*
Konuşulacak bir şey kalmadığında.
Sessizliğe büründüğünde dualar.
Söylenecek her şeyin bir cevabı olmadığında,
Cevapların sorulardan kaçtığı her an,
Gider..

Tüm duaların aynı kişiye çıktığı zamanların geride kaldığı her gece biraz daha sarılırsın kimsesizliğine. Tüm sesleri sustursan da konuşur içindeki her nefes. Kirpiklerinin arasından bakmaya çalıştığın her an yeni bir onsuzluğa uyanırsın. Her seferinde bir öncekinden daha çok yakar canını rüyalar. Unutmaya çalıştığın her gönül gibiden öteye geçmez. Sever gibidir ama gider gibi değildir.
*
Geçer gibi yapar, geçer sanırsın.
Bir gece uykundan uyanır, sigaranı yakarsın.
Yine aynı rüyaya uyursun, kabuslara sarılarak…


RuE/Mart2014

Devamını Oku »

6 Mar 2014

Kış




İsmim dokunur dudaklarına, 
Sarılmak isterken sesine..
Dudaklarında acı bir kış..
Sessizliğin daha bir güzeldi..
Duymasam kolaydı,
Duydum.. İncindim..
Gözlerim, gözlerinde ki boşluğa dokunur. .
Kirpiklerim yağmur havasında...





RuE/Mart2014
Devamını Oku »

27 Şub 2014

Çay


Çay ısmarlamak gerekirdi, kahveyi seven birine.. Karşımda sessizlikten başka bir şey yoktu. Yaşanmışlıklar artık yaşanmışlık hissi vermiyordu.

*

Benim gümüşlerim azaldıkça altınları çoğalıyordu ve hiçbir atasözü kurtarmıyordu bu anı. Sadece bilinen tek gerçek vardı. Gidilmeliydi. Parmaklarımın arasına gizleyebildiğim bir öfke vardı. Gözlerini kaçırdıkça avuç içlerim taşını kırıyordu. Kabullenmek fiili işlemiyordu sol yanımda ki kağıt kesiğine ve bir dizi iz hatıra olarak beynime katılıyordu. Ne kadar reddetmeye çalışsa da artık çok geçti. Belki de son kez görecektim onu çay içerken ya da içime derin bir boşluk kazarken. Sanıyordu ki aynı evde yaşamayınca gitmiş olunacaktı. Öyle değildi. Kalbim ile aklımın ucundaki ipleri koparmaya yetmiyordu gücüm. Öyle halat felan da değildi bu ip. Üflesen uçardı. Üflesem uçardı ama üflesem nefesim bile kesilebilirdi. Bildiğim en gerçek şeyin yabancısı olmuştum. Aylar ya da haftalar almamıştı. Bir anda çevirmişti, bir anda döküvermişti denizi avuçlarıma. Zaman kesilmişti şah damarından.


*

Kadınlar hep aynı yerden terk ederdi, adamlar hep aynı yerden boğulurdu. Göbek adları değişirken hepsinde aynı birikinti. Baharın ardından bastıracak kış havası. Kadınlar şarkıları bırakır gider, adamlar yalnızlığın koynuna girer. Kadınlar fotoğrafları atar, adamlar hayallerini parmak uçlarında biriktirir. Kadınlar hep çığlık çığlığa oysa adamlar, seslere bile sarılabilirler. Kadınlar şehri bile terk edebilirken adamlar kendi içlerinde açılan boşluklara sığmaya çalışır. Kadınlar kalabalıkları hatırlar adamlar yalnız kalmayı bile beceremez. Çünkü adamlar söyledikleri şarkıyla bile sarılabilirler.


*


Çok geç kalmıştım terkedilmeye. Sesim kırık, sesim öfke nöbetinde. Ona göre yanlış bir filme girmiştim. Bu böyle olmasaydı bu kadar kolay terkedilir miydi esas oğlan? Ben konuşuyorum o duyuyor. Öyle bir çeviriyor ki gözlerini benden. Kendimi imha edebilirim diye düşünüyorum. Yerin dibine geçiyorum. Tek bir kelime çıksa dudaklarından yarıda kesilecek kıyametim. Ama yok olmuyor. Olmuyor, ne söylesem vazgeçilmiyor. Kocaman harflerle gözlerime kazıyor. Bitti! Gözlerim kan çanağı, kirpiklerim yok olmuş, sever gibi bakılmaktan. Ayaklarıma iş düşüyor. Akılsız başın cezasını şehrin tüm sokakları çekecek!

*

Çay ısmarlamak sıkıcı. İki çay söyledim. Bıraktım.
Susmak bir gidişin ilk işaretiydi. Giden bendim susan o..


RuE/Şubat2014

Devamını Oku »

23 Oca 2014

Kadın





Daha küçük bir bebekken başlar cümleler, ağızlarında kocaman bir gülümseme ile –Şuna da bak hep erkeklere gidiyor. Tabi bu durum erkek bebekler için de geçerliydi. –Şuna da bak ne kadar tatlı, şimdiden belli büyüyünce çok canlar yakacak.

Bazı kız çocuklarının avuçları Barbie bebek kokarken bazılarının ki sigara kokuyor.
İlk erkeği –babasını- paylaşarak büyümeye başlıyor. Annesi ile paylaşıyor varsa bir abla ya da kız kardeşle başlayıp içine yerleşiyor kıskançlık ve açlık. Sevgiye aç bedenler çıkıyor ortaya. Bu öyle bir açlık ki 60 yaşına da gelse geçmeyecek çünkü öğrenemeyecek paylaşabilmeyi. Bazı zamanlar çok isteyecek ama öğrenemeyecek. Çünkü bazı kız çocuklarının avuçları Barbie bebek kokarken bazılarının ki sigara kokacaktı.

Çok sevilmeyi isteyecekler sevmenin bencilliğine ulaştıkların da. Öyle değil miydi? Sırf biz seviyoruz diye bizi sevsin isterdik. Ama öyle olmazdı. Çünkü karşılığı olmayan şeyler bu dünya da hayat bulamazdı. – Ne istersen yaparım, yeter ki yanımda ol! Diye başlayan cümleler kurarken buluyorlardı kendilerini. Karşısında ki ise iğrenç bir gülüş atıp yapmam dediğin ne varsa isterdi. Ve sen tercih yapardın. Çoğu zaman iki kişilik yalnızlığı, geri kalanın da ise tek yalnızlığı seçerdi. Yalnızlığın yakıştığı bedenlerde bulurdun kendini – eskiden olsa diye başlayan cümleler vardır etrafında ama kadın zaten bugünün eskisin de değil miydi?

Sevgi’nin üç harfe düştüğü zamanlarda olurdu. Kimileri hatta çoğu ihtiyaç derdi. Beyaz ve pembe yalanlar gibi. Deli misin yahu? Ne işi var bedenin de asla sevmediğin bir avucun? Tabi ki deli değillerdi, ne istediklerini biliyorlardı. Çünkü bir önemi yoktu. Bazı kadınların avuçları sigara kokardı.

Herkes severdi, bazıları çirkin severdi. – Allah çirkin bahtı versin. Diye kurulan cümlelere bakarak. Fark etmezdi. Ölü bedenlere ölü adamların parmak uçları dokunurdu. Yine de yetmezdi. Ruhun ittikçe bedenin çekerdi. Bedenin çektikçe kalbin çoğalırdı. Parça parça çoğu zaman tuz buz girerdi toprağa. Toprağa yakınlaştıkça parçalar çoğalır ama asla kopmazlardı. – Yahu kırılanlar neden düşmüyordu?  Düşmezdi çünkü hücrelerin yenilendikçe içine kaçardı kırıklar. Tuz buz olmuştu ya! En küçük bir sızıntı yeterdi ruhuna işlemesine.

Yine de isterdin şu illet- Hayatımın aşkı- neden gelmiyordu? Anlamamakta ısrar ettiğin şey öyle bir şeyin olmadığıydı. –Karşılığı olmayan hiçbir şey yoktu- dönüp bir etrafına bak yeter. Saygının olmadığı yerde sevgi bitiyor, sevginin olmadığın da ise saygı bitiyordu. Sonuç hep bir şeyler vermek zorundasın. -Seni seviyorum ama sen yine de o çayı benim istediğim gibi yap! Zaten yapmak istiyordur ama yapamıyordur. –Seni seviyorum ama sen de çayı böyle içsen ne olur? Görünen köyün kılavuza ihtiyacı var mı? Bence yok ama olsun. Dedim ya bazılarının avuçları sigara kokar.

Gözlerine bakıp kimsenin göremediği şeyleri görürsün. O ise senin gözlerin de asla hatırlamayacağı rengi görürdü. Belki adını bile anımsamayacaktır. Ama yine de olsundu bir kere bakmıştın o gözlere! Ve aldanmayı seçiyordu. Bile isteye aldanmayı! Yalanları yakalayacağı anlarda çoğalacaktı. Yine de vazgeçmeyecekti.60 yaşına da gelsen vazgeçmeyecekti. Tüm cümlelerin boğazında toprak kokusuyla kururken bulacaktı kendini.

Bir de ezber konusu vardı. Yalnızlığının verdiği büyük içtenlikle bir fotoğrafın en küçük çiziğini bile yıllar sonra gözlerine kusacaktı. Sonu hep görürdü kadın ama yine de vazgeçmezdi. Çünkü bazı kadınların avuçları sigara kokardı. Gördüğü her şeyi hafızasına alıp yıllar sonra bile dumanından çıkarabilirdi. Bazılarının yalnızlığı sigara kokardı.

Benim mi?
Benim de yalnızlığım hep sigara kokar. Avuçlarımdan sızar bu koku..

RuE/Ocak2014




Devamını Oku »